siyahpusula
``Her akşam yatmadan önce Tanrı`ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı`nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim ve kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı`ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.``
siyahpusula

Bukowski'yi Anlamak...
Rahmetlininde anlaşılır olmak gibi bir tasası olduğunu sanmıyorum ya neyse...
Liseye ilk başladığım dönemlerde okumaya başladığım "içtim, siktim, sıçtım, kustum" ifadelerinin dışında pekte birşey anlamayıp iğrenç bulduğum bu alkolik şair amcamız yinede kitaplığımdan eksik olmadı hiç.
Bir kelimesi uğruna tüm kitabı okuyup "off yaaa bir daha asla okumayacağım bu iğrenç herifi" deyip deyip sonrasında tekrar tekrar okuduğum ve anlamak için çaba sarfettiğim bu adamı yazık ki daha yeni yeni anlıyorum...
Birazcık zihnimi özgür bırakıp, önyargılarımı bastırmaya çalışınca elindeki ucuz şarap şişesiyle sırıtıverdi karşımda...
Gittim aldım kitabını raftan... Yine zorlansamda bu kez farklı bir dilden okumaya çalıştım...
Okuyucunun kitabı değil; kitabın okuyucuyu seçtiğine inanlardan birisi olarak, daha önce Bukowski'yi hiç okumadığımı farkettim... Okumamış, kitap okumayı taklit etmişim yalnızca...

"Acı öldürebilir ya da
hayata tahammül gücü verir.

Ama huzur hep korkunçtur.

En kötü şeydir huzur.

Yürümek

Konuşmak

Gülümsemek

Varmış gibi yapmak"


"yalnız kalmaktan hoşnut biriydim eskiden
şimdi yıkıldı duvarlarım,
herşeyin kenarları var"


"serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim.
Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem.
Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."


"sadece sıkıcı insanlar sıkılır.
sadece yalnış bayraklar dalgalanır.

size tanrı olmadıklarını söyleyen insanlar aslında aksini düşünürler."


satır aralarında gizlenmiş hüznü ve o hüznün neden olduğu isyanı anlamak, bir acıyı içinde duvarlar oluşturup o duvarlara çarpa çarpa kanatmak... tam kabuk bağlayacakken tekrar acı çekmekten duyulan o korku nedeniyle o kabuğu söküp atmak yerinden... tekrar ve tekrar...
uzaklaşmak ve belki de kaçmak insanlardan.
ve "nefret ediyorum" demene rağmen yinede sevmek, sevmeye çalışmak insanları.
sen ayyaş pis moruğun tekisin Bukowski...
Şarap lekeli atletinide, senide seviyorum...
siyahpusula

Bir süreden beridir Avatar hakkındaki düşüncelerimi şekillendirmeye çalışıyordum... Bence bu filmi birden çok izlemek gerekiyor.
Bizlerin teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanmamızı sağlarken, hayalgücümüzü harekete geçirip vücudumuzdan ışıklar çıkmasına sebep olmasının, mühteşem ötesi görselliklerinin ve renk uyumlarının olduğu bu filmi ilk izlediğimde pek bişey anlayamamışım.
Çok etkilendiğim, eline şeker tutuşturulmuş bir çocuk edasıyla filmin sonunda suratımda way be tarzında bir ifade oluşmuştu.
Sonrasında tekrar tekrar izlediğim bu filmi geçenlerde üstelik bir yolculuk sırasında herkes birbirinden alakasız bir durumdayken ben elimde kumandayla beynimde şimşekler çakarak izledim... Filmin bilinçaltlarımızla oynadığını düşünüyorum.
Haksızda olabilirim ama günümüz şartlarında ideolojik-siyasi mesajlar içeren filmlere pek güvenemiyorum. Sonuçta bence, kapitalizmin beslendiği en büyük kaynak bilinçaltlarımız. Farkında olmadan yerleştir, zamanı gelince patlat.
Zira işin içine Amerika girince "acaba" demekten kendimi alamıyorum...
Avatar'ın artılarını sinema izleyicileri-eleştirmenleri ya da yapımcıları öve öve bitiremediler. Ben övgü kısımlarına pek girmeyeceğim bu nedenle...
Kafamdaki ikilemleri belirli bir sıraya koyamasamda aktarmaya çalışacağım...
Fazla kuşkucu davranıyorum belkide altı üstü bir film otur izle işte... iyi ama filmin amerika'da gösterime girdiği salonlarda reklam aralarında Netional Guard'ın (Amerikan ordusunun yedek birlikleri) yeni elemanlar almak için "ulusumuz, başarısızlığa uğramayacağım, yenilgiyi asla kabul etmeyeceğim, Tanrı amerikayı korusun tarzında düşünce yeteneğinden yoksun gaza gelmeye meyilli amerikalıları coşturarak filme start vermeleri düşündürücü bir durum...
Eee ne yani?
Yanisi filmin ilerleyen sahnelerinde 2154 yılında hatta dünya dışında da hala amerikanın bir yerleri sömürebilecek güçte olduğu ya da olacağı mesajı verilmiş olmuyor mu?
Oha bağlantıya bak diye düşünebilirsiniz. Bilinçlerimizin çağrışımlara açık olduğunu inkar edemeyiz değil mi?
Ya da ben bu Emperyalist mesajı fazla kastığım için bulmuş oluyorum.
Doğaya yabancılaşmanın, kadın-erkek ilişkilerinde erkek egemen toplumunda sözüm ona eleştirisi yapılırken bu eleştirilerin tamamiyle yüzeysel olduğu kanısındayım...
Adamlar son teknoloji aletlerle Na'vilere saldırırken barışçıl ve doğaya kardeş bir halk ellerindeki yaylar ve oklarla ne olursa olsun doğanın yanındayız ondan vazgeçmeyeceğiz mesajı verirlerken çokta traj-komik bir sahne oluyor. Oklarımız yetmezse ve yeterince iyiysek tanrı yanınızda olacaktır mesajıda yüzeysel ve kirliliğin içinde anlamsız kalıyor... Na'vi halkının dini liderleri her ne kadar bir kadınsada yine egemen olan erk-tir... Erkek egemen toplum bu Kapitalist bilinçlerimizi hiç rahatsız etmiyor değil mi?
Aslında bir şey daha beni rahatsız etmiş durumda... Bir çok rahatsız olduğum fakat hala flu bir düşünce olarak kalacağı için diğerlerini geçiyorum...
Her neyse...
2154... Pandora'da Na'vi halkı... Doğayla kardeş... Kendilerini savunmak zorunda kalmadıkça saldırgan değiller.... Çok zekiler... 3-4 metrelik boyları var ama kabiliyetsizler öyle mi?
Nedense Amerikan rüyası beyaz adam yine zor olanı başarıyor hatta bu kez dünyayıda aşarak Na'vili kardeşlerine ulaşıyor. Na'vilere ait bir efsaneyi Amerikalılara mal ederek Torok makto oluyor. Tanrı beyaz adamı kutsasın...
Gözümden daha önce kaçan bir ayrıntı... Felçli beyaz adamımız dünyada bir hiçken Na'vide pop stardır. Siz olsanız kimden yana olurdunuz. Bir efsane, bir kral mı yoksa, ordan oraya savrulan yarı felçli bir gazi mi? bence asıl gerçekliğimiz ruhlarımızdaki öz bu... kendi hayallerimiz ne olursa olsun çıkarlarımızla örtüşüyorsa her hangi bir öz benliğide kabul edebiliriz. Özünde sevgi, aşk ya da dürüstlük olduğu için mi bir Na'vi oldu askerimiz.
Emperyalis-Kapitalist sisteme bir eleştiri gibi görünsede bu eleştiri at gözlükleri takmış ideolojik bir mistifikasyondur...
Sonuçta kendisine yalan söyleyen tek canlı türü insandır...
Hadi kalın sağlıcakla...
siyahpusula

uzun zamandır yine ortalarda olamayışımın yine kendimce haklı ama çokta geçerli olmayan nedenleri vardı... Aslında hala var... Ama yazmak isteği karşı koyamadığım bir dürtü bugün benim için...
Değişik kültürleri tanımak, değişik insanlarla karşılaşmak, onların içinde kendime ait yeni bir ben bulmaya çalışmak ve belkide arkasından yeni acılar ve yalnızlıklar kazanmak...
Bir dostum "seni aslında besleyen şey acı" demişti... Belkide haklıydı... Acılar olmasaydı yaratıcı olamazdım...
Cebimde çiğnediğim bir sakızın kağıdı, kahvesini içtiğim yerin bir kartı, yırtılmış bir peçeteye göz kalemimle yazdığım bir telefon numarası, yerden aldığım kuru bir yaprak... işte hayat içerisinde tüm biriktirebildiğim bunlarmış gibi görünsede ben daha derinlerinde örneğin o yaprağın bana çağrıştırdıklarıyla neler görüp hissettiğimi, beni farklı alanlarda düşünmeye nasılda ittiğini o düşünceden yola çıkarak bir logo çizimini nasılda başarıyla gerçekleştirdiğimi biliyorum... bilmediğim şeylerde var... her gittiğim şehirde ya da ilçede orada özel üretilen bir şarap var mıdır diye merak ederim hep... aslında şarapı hiç sevmem:)
ama bu merakın nerden geldiğine dair hiç bir fikrimde yok... ben tatlı içkileri severim, melon gibi... her defasında o son kadehi içmemem gerektiğini bildiğim halde susuz rakıları devirip devirip sarhoş olduktan sonra, sabaha yüzümde salakça bir gülücükle uyanmak ve en aptalca gelen melodileri bile hiç üşenmeden mırıldanabilmek en sevdiğim şeylerden biri sanırım...
değilse rezillik diz boyu olduğu için başka türlü görmezden gelemem saçmalıklarımı...
insanın zamanla kendisine alışması, hatalarını görmezden gelmesi ya da gelmeye başlaması ki bu cümleyi nasıl toparlayacağımı bilemedim en iyisi yarım kalsın:)
sadece bugün için şunu biliyorum... kalbim yerinden börc diye çıktı çıkacak... o yüzden dün için, yarın için ya da bugün için ya da devamının gelip gelmeyeceği belli olmayan herşey için NEDEN OLMASIN?
siyahpusula

Mutlu olamam değişirsem, salt sizin bencilliğinizi doyurmak için...
Hoşnut da olamam eleştirdiğinizde beni; sizin gibi düşünmdiğim ya da görmediğim için...
Uyumsuz diyorsunuz bana;
oysa inançlarınıza her karşı çıkışımda, sizde benimkilere karşı çıkıyorsunuz.
Aklınızı biçimlendirmeye çalışmıyorum.
Biliyorum ki, kendinizi bulma savaşı veriyorsunuz.
Bu yüzden bana akıl vermenizi kabul edemem.
Çünkü kendimi bulma çabasındayım bende...

Leo Felice BUSCAGLIA
siyahpusula



herkese selam... herkes derken tam olarak kaç kişiyi selamlamış olabileceğimi ya da kaç kişinin bu selamdan keyif duyup yada ammaaann diyeceğini bilemiyorum... bu konuda nerden çıktı bilemiyorum sabah sabah estiler sanırım... çokta önemli değil... asıl mesele... yani gerçekten asıl mesleyi anlatmamı beklemiyorsunuz değil mi.... sanal dünyada olsa anlatan için gerçeklik diye bişey var... dünya dediğin yer ne kadar büyük olabilir ki... sonra biri çıkıpta çataaa diye kafama vurursa iş işten geçmiş olur... offf sıkıldım bu yazıdan... ne anlatacaktım ne anlatıyorum... aslen benim blog sayfamda izlediğim filmler okuduğum kitaplar var... bla bla işte... çoğumuz için anlamsız şeyler... malum 28 yaşın arifesinde elimden daha iyileri gelmiyor... ne gibi mi? ne bileyim yahu... bir kitap restoratörü, piyano akortçusu yada nota kaligrafı olabilirdim... şimdi alt tarafı bir grafikerim:)) ayyy bugün tersimden kalktım sanırım... insan kendinden bu kadar gıcık kapar mı ya... bugün kendimle fazla görüşmesem iyi olacak... değilse sonumuz hayırlı değil... hımmm uzun zamandır neden yoktum... işte anlatamayacağım asıl meselede bu... değilse kendime bile izah edemiyorum... ne diyelim hayat ewet ewet hayat... kader, kısmet... neyseki kaderci bir toplum olduğumuz için ne demek istediğimi hemen anladınız değil mi? zira aborjin olsaydık ooooo uğraş dur... film izlemedim mi? izlediiimm... kitap okumadım mıııı? okudduuuuummm... ama izlediğim filmlerin hepsi aklımda yok:) dedim ya... 28 yaşıma girdim korkunç bunalımdayım... halbuki daha 21 gösterirken nerden çıktı bu 28 yaşşş... gene yaşa gittim... iyi değilim sanırım... kendimle bi saniye yüzleşip geliyorum...
...
hıh nerde kalmıştık... şöyleki; aslında bir sürü film izledim ama aklımda sadece üç tanesi kalmış... 2 hafta önce bloguma yazmak için aldığım notlarımıda bulamayınca kem vede küm...
aslında bu tarz yazmamıştım hiç... içimden bir ses yüksek sesli bir ses hatta bana ne yazmam gerektiğini söylüyor bende yazıyorum... hiç düşünmeden yazmak böyle bişeymiş sanırım... sevdim aslında... konunun özünden kopa kopa. dağıta dağıla...
sanırım lise 2. sınıfın yazında başlamıştım kitapçıda çalışmaya... herkes denize... ben işe... hele bide kitapçı... abooowww istemediğim kadar kitap ve okuyabilecek fazlaca zaman... üstüne bide para veriyorlar... "okuyucu" rafların en altına hiç satılmayan kitapların arasında sıkışıp kalmış bir kitaptı... acınası bir duruşu vardı kitabın... yıllardır kimse tozumu almaldı... sayfalarımı çevirmedi... sev beni sev beni...:))
duygusalız ya simyacı'yı okumak vardı okuyucuyu tercih ettim... halada simyacıyı okumuş değilim... gıcığım var okumayacağım...
ne zaman aldım o kitabı elime, ne zaman okudum, ne zaman sevdim... büyümüşte küçülmüş gibi o içindeki acıyı, gururu nalsıl anladım-yorumladım kendimce bilemiyorum... halada en sevdiğim kitaplar arasındadır... hatta fırlatılmış olmanın acısını hala içinde duyumsadığını düşündüğüm için en sevgili kitabımdır diyebilirim...
o fırlatılma hikayesi ve benim simyacıya duyduğum gıcıkta şöyle...
yine bir sabah kitap stantımı açmışım... kitaplarımın tozunu almışım tam oturup bi sigara ve çay keyfi yapıcam (sigara keyfinide bilirmişim o zamanlar... çok matah bişey yapıyormuş gibi) bi adam geldi... en erken açılan kitapçı ben olduğum için:)) bana geldi doğal olarak... neyse... dedi ki: "bir kitap istiyorum ama süper sürükleyici olsun... etkili olsun... yaşanmışlık olsun... sevgi olsun... akıcı olsun..." "abovvv" dedim "bu adam okuyucuyu istiyor"
yaşımda küçük ya:) salağım daha... bir kitap var dedim kimselerin pek bilmediği... yeni okudum bende çok güzeldi... verdim kitabı adama sevinçle gitti... ertesi gün daha bismillah stantın kapaklarını açıyorum aynı adam... elinde "okuyucu" öyle bir fırlattı ki kitabı suratıma hala içim acıyor... saydı sövdü bana... şimdi onları yazmayayım:)) anladınız heralde... memnun edilememiş bir müşteri daha... en sonundada "sen dedi buna kitap mı diyorsun, çöp yığını bu kitap, ben simyacı gibi, ahmet altanında yeni bir kitabı çıkmıştı o zamanlar şimdi ismini hatırlayamıyorum işte onun gibi bir kitap istemiştim..." mahcup oldum tabi ama öfkelenmiştimde... "sen kitaptan anlamıyorsan ben ne yapayım, beğenmediysen bunu dile getirmeninde bir uslubu var bu yaşında daha bunu öğrenemediysen kitapların sana katabileceği hiçbirşey olamaz" aman aman bendede ne beylik laflar ne beylik laflar... "al paranı, sana satacak kitabım yok zaten", "sana sadakam olsun" dedi bana... çok öfkeliydim ama çokta sevinmiştim... kitabı öylece öksüz bırakıp gitmişti... çok az kazandığım için pek kitap satın alamıyordum... işte "okuyucu" artık benimdi... :))
işte ondan sonra ahmet altanada, seveninede, simyacıyada okuyanınada:)) ne bileyim çocukluk işte... kendi kendime küstüm... tavşan dağ meselesi...
hani bir laf var ya"şerefsizim aklıma gelmişti" diye...
ben bu kitabın hayranı olarak; film düşüncesini pek değil, hiç düşünmedim... şerefsizim aklıma gelseydide kimselere demezdim:))
çok nadir sevdiğim özel insalara anlattım sonra bu kitabı... okumaları için verdim... o ahmet altan hayranı amca dışında beğenmeyeninide görmedim... filmi zilediğimde, resmen imgeler tek tek yerine oturdu... işte kanlı canlı o kadar çok heyecanlandım ki film boyunca... anlatılır gibi değil... gizli kalmış bir sevdaya kavuşmak gibi, ona sevgiyi haykırmak gibiydi... ya işte böyle...
....



onun dışında "hunger" ve "otel ruanda" adlı iki film daha kalmış aklımda... şimdi yazı çok uzun oldu... o filmler değmez mi elbette değer... muhteşem 2 filmdi... bakış açısına göre tabi... şimdi sizde o filmleri bulup izleyip suratıma fırlatırsınız filan... aman neme lazım:))
uzun bi aradan sonra yazmak iyi geldi... hadi kalın isediğniz gibi....
siyahpusula
Başrollerde çok tanıdık yüzleri gördüğümüz ve oyunculuklarıda çoğumuz tarafından beğenilen bu film, bence sadece ve sadece FRAGMAN FİLMİ. İki buçuk saat sürüyor... Sıktıkça sıkıyor... Kötü bir senaryo... Ama çok güzel Wallpaperlık sahneler var... Sanırım filmin yönetmenide elindeki senaryodan bişey çıkmayacağını farketmiş ki, görsele vurmuş kendini... İşte hepsi bu...
siyahpusula

Sonunda bende Issız Adamı izledim... Ne olduysa son 10 dakikada oldu... Sıkıntı, offlaamalar, bu ne yaaa demeler... Kötü oyunculuklar... Tonlamalardaki yanlışlıklar... Say say bitmez beğenmediğim yanları... Deneysel bir fransız filmi havasında ve aynen filme Fransız kalarak izledim... Sanki prova yapılıyormuş tadında geçen, çalakalem oyunculukların (anne hariç tabii), sindirilememiş repliklerin ardından birde yetmezmiş gibi ha bire "ben simgeyim bak burdayım" diye bağıran anlar... Anladık, kız entellektüel, biraz duygusal... Simgesi ne? Kitaplar... Duygusallığıda ikinci el kitapları sevmesi, başka insanların hayatlarına dokunabilmeyi istemesi...
Oğlan tam bir o...çocuğu filmin başlarında... Niye? Çünkü yönetmenin simgesi bu, tam bir Türk filmi hikayesi... Kadınlarla para karşılığı düşüp kalkan, şiddete meyilli... İçindeki çocuğu çürütmüş bir oğlancık... Birden elde edilmesi zor bir kuşla karşılaşmalar... Peşinden koşmalar... tiyatral sahneler filan... Sonra sevişmeler... Sonra daralmalar... Klasik mevzular yani... Ama diyorum ya; ne olduysa son on dakikada oldu... Çağan IRMAK yaptı yine yapacağını... Kalplerimizde ki o gizli, kimselere göstermek istemediğimiz yeri buldu, o buruldukça burulan, hıçkıra hıçkıra ağlayan yere dokundu... Üstelik bunu farkettiğin anda, iş işten geçmiş oluyor... Yönetmenin kucağında buluyorsun kendini...
Kaybedilmiş aşklar vardır... Yaşanılması gereken, ama çoğunlukla kaçırılmış ve ardından, sızısına mahkum zamanlar... İşte o zamanlara bir adanmışlık hikayesi diyebilirim bu film için... Yalnızlığın, nasılda yozlaştırdığını insanı, nasılda dönülmez yollara soktuğunu düşündürten bir film... İzlemeseydim, çok şey kaçırır mıydım... Kaçırmış olmazdım; ama bu yazıda olmazdı...
Şimdiden iyi seyirler...
siyahpusula
Normal şartlarda baba-kız ikilisi gündeme geldiğinde konu ne olursa olsun içimden böğürerek ağlarım, kimsecikler duymaz... Ama işte bu yönetmenin sırrı burda... Dramatik bir senaryoyu - bir yaşam öyküsünü alıp, çok dramatik olduğu halde bir şekilde gerçeği görmenizi sağlıyor. İzlerken, çocuk kalan yanlarımı gördüm... Farkettim ki; ki yazıktır "keşkelerim" olmuş benimde... Dışarıda üstüme üstüme gelen hayata karşı tututanacak bir aidiyetlik arayıp durmuşum... filmi izlemeden önce çoook zamanlar önce yani 8-10 yıl önce yazdığım yazıları okumuştum sevdiceğime - tesadüf bu ya-
hatta sonrasında "eskiden bildiğim ne çok kelime varmış" dedim... şimdilerde görüyorum ki; bildiğim kelimelerin sayısı sadece gün içerisinde anlaşılabileceğim kadar kalmış... bazı insanlar, çoğaldıkça azalırlar... bende öyleyim... çoğaltıkça azalanlardanım... acılarım çoğaldıkça nefretim azaldı... gözyaşım çoğaldıkça ağladığım konular azaldı... azaldım... azaldım... azaldım... azalan insan intihara en yakın insandır... çünkü azaldıkça hisler yok olur... sonra birgün bir baktım ki, benden geriye tecavüze uğramış çocukluğum, katledilmiş, örselenmiş, beli kırılmış bir yabancı kalmış... işte hayat diyorum... adil değildi... suçlanacak birileri ya da birşeyler bulunur her defasında... ben kendimi suçladım... ya dibine vurmalıydım uçurumların ya da yükselmeliydi içimdeki o umut... ahh umutt... umut etmek... umudu kalmayan bir insan bir vahşiye dönüşür... tanınmaz bir yabani, kimliksiz bir "şey" olur... işte "çoğaldıkça azaldım" dedim ya... buldum ait olduğum yeri... yeşerttim solan çiçeklerimi... çocukluğumun kaybedilmiş günlerini kızıma verdim... şimdi gülüşüyoruz birbirime bakıp bakıp... Ve sevgili, canım sevgilim... Aitliğim, yuvam, nefesim, güneşim... İyi ki varsın... İyi ki kesişti yollarımız ıssız bir ağacın gölgesinde... Bak büyüdük, yeşerdik, çoğaldık... Umut... Eyyy umut... Terk etme bizleri...
siyahpusula
Afişleri yırtanların, çöp kovalarını gecenin bi vakti tekmeleyipte uykumda bombalanmış gibi uyanmama neden olanların, geciken mektupların, e-maillerin, çalıpta açılmayan telefonların, tam duygusala bağlayacakken gelen gülme krizinin, sıfır beden olduğu halde hala ""yeeaaa çok şişmanım" diyen gıcıkların, çıkmayan piyango biletinin, aşkımcığımın dişini mahveden iki gündür deli divane evde dolanmasına neden olan o dişçinin, krem şantiyi icat edenin, ağzıyla değilde g.tüyle içenlerin, evrimini tamamlayamamış fordtanusların, bozuk dvdlerin, yanan harddisclerin, biten pillerin, ne olduğunu bilmeyen tiplerin, hayatında bir tanecik kitap okumadan yazar olanların, bizi evlere mahkum eden saçma sapan dizilerin, köleleştiren siyasetin, "sanat için soyundum ama selilütlerimi fotoşoplattım" diyen embesil tiplerin, moda uğruna maymun kıvamında dolaşanların ayy yaz yaz bitmiyor... Neyse işte hepsinin Allah belasını versin... gözüne dizine dursun inşallah... en sevdiğin ayakkabının teki kaybolsun, gözün çıksın emi... boğazında dursun... 100 kilo ol emi... su içsen yarasın inşallah... denize doğru koşarken bikininin ipi kopasıca... rezil ol emi... Bıktım yapmacık insanların, yapmacık gülüşlerinden... Neysen o ol arkadaşım... Ne olduğunu bilmiyorsan sus bari... sus!!!!!!
siyahpusula
Uzun zamandır izlemek istediğim bu filmi en nihayetinde izledim amma velakin umduğumu bulamadım... İlk dakikalarında aşkımcığım, "bu film bizi şaşırtacak gibi görünüyor" desede tam bir hayal kırıklığı yaşadık...
Sözüm ona dramatik bir aile filmi... Dominant bir baba, babaya müdahale edemeyen pasif bir anne... Babasından nefret eden bir çocuk... Bluğ çağında bir teyze falan filan... Uzun zamandır Julia Roberts'ı sinemada görememiştim... Görmesemde olurmuş... Filme kattığı ekstra bir oyunculuk, farklı bir bakış açıcı yaratamadığını düşünüyorum... En son Mona Lisa Gülüşünü izlemiştim... Çok hoşuma gitmişti... Sanırım yine bu tarz bi film beklemiştim... Keşke beklentilerimi resetleseydim...
Neyse izlemiş bulunduk... İzlemesemde olurmuş...
siyahpusula

Toplum içerisinde hareketlerime özen göstermem gerekiyor...

Temiz, düzenli olmalıyım.
Yemek yapmalı, sofrayı kurmalı, kaldırmalı, bulaşıkları yıkamalı... Meyve servisi, tatlı servisi... Ne alırdınız... Çay-Kahve...
Yatağı toplamalıyım... Ama çarşaflarıda kontrol etmek lazım... Çamaşırları yıka, katla, ütüle, yerleştir...

Ya bu çoraplar neden yatağın altına gizleniyor sürekli... Bak gene temiz çorabın kalmamış... Üfff yaaa...
Toz almam lazım, süpür, sil... Alış veriş...
Aaaa unutmuşum bebişim ya bi daha ki sefere alırız söz... "Zaten beni hiç sevmiyorsun hep unutuyorsun" Ama bitanem... Küüütt...

Off biraz hava almam lazım... Yürüyüşe çıkıyorum ben... Ne yürüyüşü beeaaa işlerim var nasıl yetiştiricem... Şu firmanın logosu, bu firmanın lansmanı, matbaada sorun olmuş kusura bakmayın cumartesiye yetiştiricem lütfen sizde biraz anlayışlı olun gerçekten işler çok yoğun...
Alo Ahmet abi, X firmanın kurumsal renklerinde bir sorun olmuş abi yaa... Abi renk için numune göndermiştim ben... Karıştırmışlar mı? Ahmet abi gülme bari yaaa... Biliyosun adam cins... Anlatamam şimdi derdimi ben ona... Cumartesiye yetiştirmem lazım... Mümkün değil mi? Yapma yaaa...

zzzzzzzzzzzzzzz... biraz sessizlik lazım... Tamam sakin ol... Nefes al... Evet ben bir çiçeğim... Tarçınlı kurabiyeyim... Ben güçlüyüm, hallederim... Süpermen kim hatta o benim...

Neyse en azından metin yazayım bari kafam boşalır... Aloo anne Okyanusa biraz göz kulak olur musun emzirdim ama durmuyor ofiste sıkıldı biraz ilgilensen... Yaaa peki tamam o zaman.. yok sorun değil... sana iyi eğlenceler... tamaaammm öpüyorum sende selam söyle... Hah aşkım geldin mi? Aşkım biraz bebişi al ya şu yazıyı bitireyim hiç değilse... Müşteriye mi... Hemen mi çıkacaksın... Offff tamam sorun değil hallederim...
Meleğimmmm karnında tok, biraz uyusan... Dandini dandini dandini... zzzzzzzzzzzzzzzzzzzz...
O ooo kaka yapmışsın... Sürprizzz yanıma aldığım yedek bezler bitti... Napıcam şimdi... Tamaaamm ağlama meleğim... anne şimdi halledicek...

Ne anlatıyordum ben yaaa?
siyahpusula
İşte tuhaf bir film daha... Fakat bu defa komeditrak bir havada çıkıyor karşımıza... Film boyunca Barcelona'nın muhteşem bohem havasını soluyor gibi oldum desem yeridir...
Sanki akustiği çok güzel bir mekandan izliyor gibiydim bu filmi... Zaman zaman nevrotik kişiliklerin kendinizi yansıttığını düşünebilirsiniz sizde benim gibi... Ya da bazen amaaaaan her filmdede bir mesaj aramak ne kadar aptalca ama bak burda aynı benim gibi değil mi diyerek sevdiceğinizle kıkırdaşabilirsiniz...
Fakat bir şey var ki gerçekten Penelope Cruz denilen bu kadın süper süper süper... Rolünün hakkını fazladanda fazla verdiğini düşünüyorum... Bu ne vahşet... ne şehvet... bir insana İspanyol olmak anca bu kadar yakışır... Şimdiden iyi seyirler diyorum...
siyahpusula
Tuhaf...
Sarsıcı...
Üzgün ama asla pişman değil...
Nefes Kesici... Sorgulatıcı...
Keşkeleri çok ama asla mutsuz değil...
Ruhunuzun kara deliklerine dokunan, yaşamındaki mutlulukların farkında olamayanlar için fazlasıyla iç acıtan bir film...
Brat Bitt ve Cate Blanchett'in baş rollerini üstlendiği bu filmde gerçekten tüm oyuncuları çok başarılı buldum...
Pişmanlık... Korku... Özlem... Şehvet... Şefkat... Aşk... Sadakat... Yani hayatın kendisi... Tek bir farkla karşımıza çıkıyor bu filmde...
Zamanı geriye alıyoruz...
Uzun bir film olması sebebiyle iki bölüm halinde izlediğim bu filmi mutlaka izleyin... Farklı kazanımlar elde edeceğinizi düşünüyorum
siyahpusula
Abba deyince çığlık atanlardan biri olarak bu müzikale bayıldııııımmmmm...
Bu filmde enerji vaaarr... Mutluluk vaarrr... Görsel bir şölen vaaarrrr... İzlerken kendimi bir ara orada yaşamak istiyorum dediğim koyun içerisinde bulu verdim... Yaşlanınca bir sahil kasabasında yaşamak isteyen biri olarak kesinlikle hayalimdeki yuvayı gördüm... Her nekadar film Yunan adalarının harika görselliğinde çekilmişsede sanki yanıbaşımızdalar. Bodrum'dalar. Bu mizikal filmin en güzel tarafı bence karakterlerinin yakın oluşu ve gerçekten sıcacık bir film... Dün izlediğim bu filmi sabah çeşitli bahanelerle ara ara gizli gizli sırıtarak izledim... Gene izlemek istiyoruuummmm:))
siyahpusula
"Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum..."

Bu cümleyi ilk duyduğumda içimde tarifsiz bir sızı oluşmuştu... Tutmasam kendimi ağlayabilirdim bile... Hala bile ne zaman "Nuri Bilge CEYLAN" dense bu cümlesi gelir aklıma...

Her karesi ayri bir fotograf... Bak doyasıya, her ayrıntıdan bir roman yaz... Küçücük zaaflarımızı hatırlatan, kızdıran, kıskandıran, zaman zaman yanlızlaştıran, yanlızlaştıkça çoğaltan bir sinema anlayışı... Ülkemizde henüz çok yeni bir tarz. Bu yüzdende izlerken zorlandığım fakat hiç bir karesini kaçırmamaya çalıştığım bu filme oyunculuklarıyla ölümsüzlük kazandıran oyuncularıda es geçmemek lazım... Birgün Nuri Bilge CEYLAN günü düzenlemek lazım... Şu ana kadar yönetmenliğini yaptığı filmlerini hiç ara vermeksizin izlemeli ve yönetmenliğinin o doyumsuz tadına varılmalı diyorum... En kısa zamanda yapacağım...
siyahpusula
Sevgili kızımın kahkahaları, biricik aşkımın parlayan gözleri...
Sokaklar, leylekler, çiçekler, solan yapraklar, rüzgar, kar, lambalar, tütsüler ve kadehler...
Cicimi cici giysiler, morlar, pembeler, maviler...
Taptaze fikirler, harika yemekler, turtalar...
Dünden ve bir önceki günden daha güzel başlangıçlar...
Kavgalar, barışmalar, öpücükler, sarılmalar...
Kavuşmalar, ayrılıklar...
Portakal kokusu, çilek, mayıs ve haziran...
Sıcacık bir banyo, yumuşacık yastıklar...
Deniz, güneş, kum...
Şarkılar, şiirler ve muhteşem kitaplar...
Filmler, diziler, sinema...
Oyunlar, oyuncular ve oyuncaklar...
Sütlü kahve ve çamların altında kırmızı şarap...
Mutluluk, huzur, sağlık, siyaset
Dilekler, iyi niyetler
Umutla, inatla
Bu senede piyango bize vurmasa da
Hoşgeldin 2009...
siyahpusula

VATAN HAİNİ
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.

siyahpusula
TARANTA-BABU'YA BEŞİNCİ MEKTUP
Görmek
işitmek
duymak
düşünmek
ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
başı boş
koş-
-mak...
Hehehey
TARANTA-BABU
hehehey,
yaşamak ne güzel şey
anasını sattığımın
yaşamak ne güzel şey...
Düşün beni
kollarım, senin üç çocuk doğurmuş
geniş kalçalarındayken
Düşün sıcak
Düşün kara bir taşa damlayan
çırılçıplak
bir su sesini...
İstediğin yemişin
rengini, etini, adını düşün...
Gözdeki tadını düşün
kıpkırmızı güneşin
yemyeşil otun
ve koskocaman
masmavi bir çiçek gibi açan
ay ışığının

Düşün TARANTA-BABU!
İnsanoğlunun yüreği
kafası
kolu
yedi kat yerin altından
çekip çıkarıp
öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta serebilir,
yılda bir veren nar
bin verebilir.
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
yan yana uzanıp yaldızlı kumlara
yıldızlı suların
türküsünü dinleyebiliriz...

Yaşamak ne güzel şey
TARANTA-BABU
yaşamak ne güzel şey
Anlayarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
sevinçli bir destan
okur gibi
YAŞAMAK...
. . . . .
. . . . . . . . .

YAŞAMAK...
Ne acayip iştir ki
bu ne mene gidiştir ki TARANTA-BABU,
bugün bu
"bu inanılmayacak kadar güzel"
bu anlatılamayacak kadar sevinçli şey:
böyle zor
bu kadar
dar
böyle kanlı
bu denli kepaze...

siyahpusula
Zarif Solucanımız ZARİFE
Baş kısmından başlayarak bütün olarak ördüğüm Zarife bugün ailedeki yerini aldı... Biricik Zuzum henüz solucanının değerini anlayamamış olacak ki 5 dakika sonra bıraktı Zarife'yi kollarından... Ses çıkaramıyor ya o bakımdan:)
Neyse dönelim konumuza... Elimizde hangi renk yün varsa onunla ördüğüm 16 ilmekle başlayıp her 3 sırada bir ilmek arttırdığım solucanımın boyutunu ve genişliğini göz kararı ayarladım. Kuyruk kısmınıda 2 ilmek kalıncaya kadar azar azar eksilterek kestim. Gözlerinin olduğu bölümü beyazla işledim ve yeşil renk düğmeler diktim. Burnuna ponpon yaptım. Ağzınıda yine işledim... İçini silikonla doldurup gizli dikiş olduğunu düşündüğüm bir teknik ile kapattım... Ve renklerin ayrıldığı yerlere teğel attım ve boğum yaptım...
Sonra tam bitirdim derken babaannemiz olaya el attı ve "saçıda olması lazım" dedi. Ne demişler el elden üstündür, fikir güzel olunca "hay hay" dedim ve saçta yaptım... Sevgili kocacım her ne kadar "saçtan çok kaş olmuş bunlar" desede aslında onlar saç...
Şimdi bu sevgili Zarife'yi yalnız bırakmak olmaz... Zarife'ye zarif bir beyefendi ya da kıkır kıkır kıkırdaşabileceği bir kız aradaş yapmak lazım...